Artık Kısa Cümleler Kuruyorum - Blogcu



Artık Kısa Cümleler Kuruyorum

Cuma, Ocak 18, 2008 - ten oyalanır....can kanar.....

Avrupa Asya arasındaki yol şeritlerine sabitleniyor gözlerim..." Duman " " giderek üzdün bizi zaman" diyor...Bostancı Gösteri Merkezinin içinde buluyorum kendimi...Koca salonda herkes sen,şarkıların hepsi sanaydı...En büyük lüks o sıralar, sana sahip olmamdı....

 

Trafik kitlendi gene, elimi yanağıma, direseğimi cama dayadım,pişmanlık moduna girmek için...Sanki tüm keşkeler sıraya girmiş bu gece...Duman'dan sonra Pinhani sahnede..." Hele Bi Gel"...offf ! deliricem...bi gelsen hakkaten, yeter artık GEL-SEN...Bu grubu ilk senle keşfettik, Oya geçenlerde bu şarkı çaldığında " Her dinlediğimde ikiniz geliyorsunuz aklıma, içim yanıyor " diyor...Ne o , ne de pişmanlıklarım benim akıl haritamdan hiç uzaklaşmadı ki Oya...senin içinin yanması, benim kül olmuş yangınımın yanında hacetsiz kalıyor....

 

Gerçekten Oya yaa! Ben bu saatten sonra hizaya gelsem ne olur....!!!!

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Çarşamba, Ekim 17, 2007 - Bütün B'ler anlamsız şimdi......!!!

 

Bütün herşey benim suçum anladım

Büyük bir hata yaptım seni yarım, beni eksik bıraktım

Bencilce senden izin almadan kopardım

Bağlarımız ne olursa olsun sağlam sandım....

 

Ben benden geçeli çok oldu da

Bir türlü senden geçemedim.

Bedenim sende sense ondasın şimdi

Büsbütün altüst bir yaşama dahil ettin...

 

Beni hangi dengesiz düşünce öldürdü sende

Benden hangi çelimsiz beden çaldı seni

Benimdir o diye haykırırken cümle aleme

Basit bir kurşun mu yoketti beni?!

 

Beş dakkalığına sevmedim ki seni ben

Bağlı bulunduğum tüm kuralları redettim

Bir taraf daha ağır basmadı ki terazi üstünde

Bileyerek katranlarımı; ruhumu senin için hafiflettim..

 

Berat ediyorum öyleyse bu aşktan senden izin alarak

Bölgesel yerleri tavaf ediyorum seninle gezdiğimiz

Bilgin dahilinde kalmasını istediğim son satırlarımı da yazarak

Bismillah çekiyorum her güne sensiz geçecek olan...!

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Çarşamba, Nisan 11, 2007 -

bugün sesini duymasamda, yüzünü göremesemde, hissettim ya seni...

 

*  kenan doğulu çalıyor "ara beni lütfen". aklımdasın, Nasılsın?

= hiç aklımdan çıkmıyosun, berbatım.bendede ben nasıl büyük adam olucam çalıyo, sahi ben nasıl büyük adam olucam?

 

cevabı vermedim, sen BÜYÜK ADAM olmayı çoktan aşmışsın; sen  BÜYÜK BİR DAVANIN ADAMISIN zaten aşkım....

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Pazartesi, Nisan 2, 2007 - dinleyinnnn mutlaka, sagapo kajmer-BAYTAR

Bu dilden firar eden her söz, yaydan çıkmış ok gibi
Sözler bazen bir hazine bazen dermansız bir dert tipi
Geçmiş dünden bahsetmek lezzetsiz
Gelmemiş yarından hep mi şikayetçiyiz biz
Aklımın ipinin ucuda kaçmış, timsah katreleri boşalsın
Bir iki damla hiç değersiz
Hüzün ve kaderin pençesinde bir dev nam-ı-değersiz
Gece-gündüz ömürden yontar dünya dönmez yarensiz
Bugün ömrün yarım gün, serbest kalsın fikrim
Senin tozlarını silemez tenimden ellerim
Varlık ruhu terk eder gözüm gözünden ayrılınca

Bendeki aşk altın misali ağırlığınca
Sensiz benlik yokluk demek kalbim sana emekçi
Aşk denen illet çorak arazide tilki misal kurnaz bekçi
Başım sarkıt bir mahalsiz cümle yolumun önüne taş
Dudakların (?) halden çakır keyif dertdaş
Gören der ki sel ağzına bina yapmak aptal işi
Yel eserse kırmaz dişimi, kalp bir körse görmez bir şeyi
Saniyeler dakikalarla yapar alışverişi
Saatler seni alır benden korkarım olamaz gelişi
Hasret gözümün ışıklarını söndüren alçak misafir
Afitap sönük bir mum ayrılık hain bir zehir
Melek yanımda yüzünü saklar felek yüzüme kaş çatar
Bir tek bu hüznü sen boğarsın ipek tenin derime batsın
Rüzgar saçını süpürse mest olur bakışlarım
Adınla uyanır kulaklarım, yüzünle açar göz kapaklarım
En güzel şiirlerimle kaleme adını sayıklatırım
Odamın hayaletisin sessizliğine aşığım
Derdime çare baytarım yok
Dengeme destek tut ki durayım
Şafak güneşin fermanıı geçer acı tatlı sayılı zamanın sancısı
Ama melek bir yandan , şeytan bir yandan
Başım zindan yokluk var bu kaçıncı şikayetim bilmem
Kafamı duvara yasladım omuzların yanımda yok
Ahbaplar maymun iştah sahibi benim içim senle tok
Yok ki gücüm belki devler ülkesinde bücürüm
Sessizliğinle gelir hüznüm yokluğunda gömülü ölüyüm
Bu devranın binlerce sevgi müşterisinden biriyim
Yalnızlığıma küfrederim sensiz halden müştekilim
İlelebette dönmez olsan bil ki yalnız nöbetteyim
Hatalarıma savaş açtım her gün farklı kefendeyim
Hayat günlük defter yaprağı hazan gelir dökülür
Gelirken ne getirilir ki giderken ne götürülür
Dertle anlaş deva bul üzüntü kalbi sömürürür
Yüzüne baktığım her an cennetten bahçe görülür
Gülüşle şen değil gönül bucaklarında harabeler
Bu hilekar tavırla geçer fena saatler
Seni içeren masallarım anlatılacak kadar kısa değiller
Aşk ilinde bir tarafta cüceler diğer yanda devler
Derdime çare baytarım yok
Dengeme destek tut ki durayım
Şafak güneşin fermanıı geçer acı tatlı sayılı zamanın sancısı
Ama melek bir yandan , şeytan bir yandan
Başım zindan yokluk var bu kaçıncı şikayetim bilmem

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Perşembe, Mart 29, 2007 - kendine iyi bak deme, denmez saçma...!

“Kendine iyi bak” bir “veda” değil “elveda” cümlesidir çoğu zaman. O üç kelimeden çok daha fazlasını gizler içinde…

“Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım. Olamayacağım. İstesem de istemesem de. Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum. Olurda bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.
“Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak. Ben olmayacağım. Kendine iyi bak ve beni düşünme. Çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık. Arama sakın beni, yazma, çünkü ben yazmayacağım. Sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim. Fakat, yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatırına sana yürekten mutluluklar diliyorum. Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum ”

“Kendine iyi bak. Aramızda geçen herşeye rağmen benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim. Aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım ben. Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle başbaşa, Yapayalnız bırakıyorum ben. Biliyorum kendini bırakacaksın benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. Aslına bakarsan, çok da fazla umursamiyorum”

Kendine iyi bak, derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. Çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok acı vericidir, yürek parçalıyıcıdır. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine
“Kendine iyi Bak” gözleriyle ayrılırlar. Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar.. Ta ki son elveda mezar sessizliğine bürünüceye kadar
Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez “Kendine iyi Bak” derler ve giderler. Onlar eti tırnaktan ayırmak yerine ölümü yeğlerler. Onlar bu acıyı bir kezden fazla kaldıramayacaklarını bilirler. Kendine iyi bak, derler ve giderler. Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz derler ve giderler. En büyük ihanet değil midir aslında seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü bırakıp gitmek.

Kendine iyi bak, derler ve giderler.
Seni suskunluğa mahkum edip giderler.
Seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler. Seni senden alıp giderler. Daha kötüsü suçlayamazsın onları tüm bunlar için.

Kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardir elbet. Suçlatmaz kendini. Savasmadiklari için kizarsin ama suçlayamazsin. Savasmislarsa, yenildikleri için kizarsin ama suçlayamazsin. Yenildigin için kizarsin ama suçlayamazsin. Ayriligin kaçinilmazligina inandirir seni, kendine iyi bak, derler ve giderler. Elinden umutlarini, düslerini, sevgilerini alip giderler. Bir tek anilari birakirlar geride, Bir de hatirladikça gözyaslarina bogulasin diye unutulmayan nagmeler. Arkalarina bakmadan çekip giderler eger yalniz kalmissan, Çünkü insafsizliklarini görmek istemezler. Hersey o saniye orada bitsin, kapansin bu sayfa isterler.

“Bitti” diyemedikleri için , kendine iyi bak derler. “Kirildim ve affedemiyorum” diyemedikleri için kendine iyi bak derler. “Seni istemiyorum artik, hayatimdan çikaracagim ama bil ki hiç unutmayacagim” Diyemedikleri için kendine iyi bak derler. “Biliyorum çok kanayacaksin ama daha iyisini yapamiyorum” diyemedikleri için kendine iyi bak derler. Vicdanlarini rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktir ve o yara asla kapanmayacaktir, bilirler.

Kendine iyi bak bir noktadir çogu zaman. Kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansin isterim ben. Oysa sen iyisin….

Sen gözümdeki ışık, dudağımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçssin.
Sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, sen hayatımdaki neşesin.
Sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım, sen bir tanesin.
Kendine iyi bak deme bana.
Nokta koyma.

Keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler, keşke affedebilsen beni, keşke ben de affedebilsem.. Keşke döndürebilsek zamanı geriye. Keşke bugünkü aklımızla yaşasak herşeyi baştan. Nafile…Ama yine de, gitmesen olmaz mı? Bitmesek olmaz mı?
Sen eksikken, ben nasıl tam olurum?
Senden kalan boşluğu kimlerle doldururum?
Savaşsak aramıza giren şeytanla olmaz mı?
Hani büyük aşklar her türlü engeli aşardı, hani gerçek dostluklar her sınavi geçerdi, Hani sevgi eninde sonunda kazanırdı? Hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı? Hani en büyük zaferler, en kanlı savasların ardından kazanılırdı?

Bunların hepsi yalan mı?… Sahiden…,
Gitmesen olmaz mı?
Bitmesek olmaz mı?
Peki o zaman…
Senin istediğin gibi olsun…
Öyleyse…
Sen de “Kendine iyi Bak.
Kendine iyi Bak derler, kurşunu kafana sıkıp giderler…

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Salı, Mart 27, 2007 - bitkinim, bitkinnn....!

http://www.youtube.com/watch?v=FFare9vfwSc

http://www.youtube.com/v/FFare9vfwSc"> name="wmode" value="transparent">http://www.youtube.com/v/FFare9vfwSc" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350">

 

 

Yalnız günlerimden biri
1997 İstanbul
Hani herşeyi hisseden
Hani benim yarımdın sen
Yalan söyleyen de sen
Kızıyorsam sevgimdendir hep sevgimden
Şimdi artık git istersen
Sigaram, içkim bitkinim bitkin
Kaç gündür oruçtayım
Artık ağlamam lazım
Kaç gündür habersizim
Adaletin bumu senin
Şimdi hepten git istersen
Çok mu önemliydi sanki
Yalnızca bir öfkeydi
Öfkeydi
Bırakıp gittin sen beni
Merak eden bendim seni
Halimi hiç sordun mu ki
İşte sevgi işte sevda yağmur gibi sokaklarda
Korkuyorum bu gidişle
Sev dedin sevdim işte
İntikamsa aldın işte
Korkuyorym bu gidişle sonum olacaksın
Hadi canım hadi sende
Bu nasıl sevmekmiş böyle
Şimdi sensiz gecelerede
Acı veren bedenimle
İşte bir gece daha teslim oldu sabaha
Ne kadar daha sensiz
Şimdi burda yapa yalnız
Beni kime teslim ettin
İstesem çok kısada bulurdum seni
İlk 8 günü anlatamam
Sağa dön yatamam
Sola dön yatamam
Aklımdan seni atamam
Seni seviyorum
Bu kadar konuştuğuma göre
Çok şükür bugün uyku var gözlerimde
İstanbul'u bulutlar sarıyor buni sardığı gibi
İstanbul kararıyor gönlüm gibi
Keşke burda olsaydın
Yani şımarsaydın hatta
11 Gündür alargada
Ve 11 gündür hiçbir olta atmadım tek bir balığa
Oysa bilirsin
Çok severim tutmayı
Tuta tuta tutulmayı öğrendim galiba
Hani herşeyi hisseden
Hani benim yarımdın sen
Yalan söylemek neden
Kızıyorsam sevgimdendir hep sevgimden
Şimdi arık git istersen
Sigaram içkim bitkinim bitkin
Kaç gündür oruçtayım
Artık ağlamam lazım

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Perşembe, Mart 22, 2007 - affet beni...

Gittin...
Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım öpücüklerinden birini kondurup gittin."Ne olur öyle bakma bana" dedin en son...
Daha birkaç dakika önce gözlerimde varlığınla alevlenen yaşam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittin... Dolmuştu zamanın...

Yüreğimdeki kum saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen "sen"den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen "sensizliğe" tersyüz ederek gittin.

İçimde, günlerdir yokluğunla zayıflamış, kalbi kupkuru kalmış aşk çocuğunu sevginle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğim şu üç saatin içindeki yüzlerce "an"ı "anı"ya dönüştürerek...

Önce gözlerim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarları...

Gittin...
İki aşkın arasında şaşkın. Ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin, "sizin"di. Benim özlediğim o eski evin değildi gittiğin...

O eski ev... Oturup, zamanın o yağmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün sadece yalayıp geçtiği loş pencerelerinde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev...

Şaşardık bazen... ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek... Akıldışı bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anılardan birin seçip, dondurarak... Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir rityel gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurumuzda olmadan...

Elin çaya uzanırdı...
Tenim dudaklarını özlerdi...
Bir sözüm şiirin olurdu... Demlenirdik.

Gömüldükce düşlerin o büyülü uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodisi çalınırdı kulaklarına birden. nasıl da ürkerdin... Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli isteği gibi bölerdi sesin suskunluğumuzu...

Ruhlarımızın biryerlerde buluştuğuna, düşlerimizin biryerde kesiştiğine inanmak istediğim bu hayattan çalıntı anları, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.

İşte böyle anlarda yüzü daha da netleşirdi dünyaya gözlerinden bakan o yaralı çocuğunun... İşte ben en çok seni içimden doğru sevdiğim böyle anları severdim...

Hayatın içinde seni barındırdığı her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük , o sıradan ayrıntılarını alabildiğince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni... Odanın içinde, varlığına yıllardır aşina olduğun bir eşya gibi sessizce kaybolarak , seni izlemek ve başının üzerinden sonsuzluğa akıp giden düş bulutlarında şekillenen herşeyi, şu yüreğimde senin için büyüttüğüm şiire mısra yapıp eklemekti seni sevmek...

Sevmek hayatına tanıklık etmekti benim için...
Sabahları evden çıkmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere boğarken "gitme" diye sayıklayan sesine kıyamayıp, patrona binbir yalanlar uydurarak, işe gitmemekti seni sevmek...

Sana kahvaltı hazırlamaktı... Senle hazırladığım sofraya iştahla oturup "sen varya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben? Senden daha iyisini mi bulacağım"diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukca inanmaktı... İnce ince kıyılmış, tabağa motif gibi işlenerek dizilmiş ve hep sevdiğin gibi üzerinde zeydinyağı ve limon gezdirilmiş domateslere, yaptığım mezelere duyduğun minnete şaşırmaktı... Hayatına eklemekten çılgınca zevk aldığım o şefkatli inceliklere duyduğun minnete şaşırmaktı seni sevmek...

Seni sevmek, bundan yıllar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım mektuplarıma, aynı incelikle, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğin cevaplarına inanmaktı. Tüm ısrarlarına rağmen, bu eşsiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamaktı. Sonra ansızın yollara düşüp, çocukluğumda kalbimde filizlenen sevdası senin aşkınla yeşeren bu kentin sokaklarında izini sürmek, kendi sözlerinle "bu inceliğin ve bu derin anlayışın yüzünü", yani o merak ettiğin yüzümü , gözlerine taşımaktı. Buluştuğumuz cafede , ayların günlerin telaşı ve suskunluğuyla anlattığın şeylerin hiçbirini algılamadan, sadece hayranlıkla seni, o hepimiz gibiliğini seyrederken, masanın altından bir türlü çıkartamadığın o telaşlı, o çocuk ellerinde kendini eleveren heyecanına inanmaktı...

Seni sevmek, o gece rakı içtiğimiz köhne meyhaneden çıkıp yürüdüğümüz sokaklarda, Nisan ayında bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanrı'nın bu aşk için gönderdiği bir işaret olduğuna inanmaktı...

Seni sevmek kadınlığımı, bedenimi ve hazzı ilk defa seninle keşfetmekti. Onyedi yıldır sanki sadece senin için sakladığım bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoşlukla sana sunmaktı... Her dokunuşunda kutsal bir ayinin o sıcak ve tatlı şarabını yudum yudum içer gibi...

Seni sevmek, aşkın uğruna, ama senden izinsiz, başka bir kentteki hayatımı sıfırlayıp, yaşadığın kente, yaşadığın göğün altına, ıslandığın yağmurların altına gelip yerleşmekti. Senden başka, bu koca kentte bir başınalık ve kimsesizlikti seni sevmek... sokaklarda tek bir tanıdık simaya rastlamamaya alışmaktı güçlükle... Hücrelerimle beraber çoğalan aşkını özgürce ve sınırsızca yaşamak için ailemin şefkatli ve anlayışlı kollarından sıyrılıp kanatlanmak, yıllanmış can dostların sevgisini çok uzaklarda bırakmaktı...

Seni sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek başıma Beyoğlu'nun karanlık sokaklarında kalabalığın soluğuyla ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak, onların kaybolmuş, umutsuz hayatlarında yaralı geçmişinin ve çocuksu düşlerinin izini sürmekti...

Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları ruhumu ısırırken, aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi özlemekti. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti... Bazen bu bekleyişlerin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir başka kadının yanında uyumana ağlamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir şizofren gibi, hiçbirşey olmamış gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum... şaşırırdım.

Çünki, seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olanı acımasızca yokeden bu kentin hoyratlığına ve senin için artık inanmaktan çoktan vazgeçtiğin, yaşadığın hayalkırıklıklarıyla çok uzun zamandır kaybettiğin o aşk duygusunun gerçekliğinin canlı ispatı olmaya direnmekti... Kalbine inançla aşk tohumları ekmekti seni sevmek... Sevmek o yitirdiğin aşk şarkısı adına sana umut vermekti...

Seni sevmek, ait olduğun gökyüzünde seni özgür bırakmaktı... Koparmamaktı kanatlarını... Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynağından, başka sevgilerin şiirine eklediği mısralardan kıskançlıkla seni mahrum etmeye yeltenmemekti...

Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razı olmaktı... Çocuksu bir saflıkla tek vazgeçemeyeceğinin ben olduğuma kendimi inandırarak, hayatına boyun eğmekti...

Seni sevmek, bir babayı, bir can yoldaşını hayatının sonuna kadar yanında olduğunu bildiğin güvenilir bir dostu, ilgiye ve şefkate doymayan çaresiz bir küçük çocuğu, ama en çok da tutkulu, kıskanç ve yüreği sonsuz maviliklere akan bir deli aşığı sevmek gibiydi...

Birgün ansızın, telefonda duyduğun bir sese, ya da yeni tanıştığın bir kadına aşık olduğunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasıl kıskandığımı görmek isteyen abartılı bir heyecanla söylediğinde, telaşa kapılmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduğuna ve asla benden vazgeçemeyeceğine inanmaktı... Yine de içimdeki o kaçınılmaz endişe ister istemez sarardı yüzümü... Sesim soluğum kesilirdi birden... İşte öyle anlarda beni sımsıkı sarıp, tutkulu bir sevişmenin ilk öpücüklerini dudağıma kondururken "Sen küçücük bir kızsın, biliyor musun" diyen şefkatli sesini severdim en çok... Ve aslında ben dahil, hiç kimseye aşık olamayacağını düşünür hüzünlenirdim...

Ruyalarımın gül kokusu...
Sonra birgün aşka açıldı yüreğinin sürgüleri
Sonra birgün şiirlerin başka bir aşkın kokusuna büründü...
Yıkıldı tabuların...Kırıldı zincirlerin... Uzağıma düştün...
Bu defa farklıydı, hissetmiştim. Yalnız bedenini değil, ruhunu da paylaşmaya başlamıştın bir başka kadınla...

Sonra sevmek yavaş yavaş kayışını izlemek oldu avuçlarımdan... Seni sevmek, sen sabaha karşı uyuduğumu sanarak yanımdan kalkıp bir başka yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan fırtınaları susturmaya çalışmak oldu sessizce...

Habersizce kapını çaldığım o gün, kapında kalıp, içeri girememek oldu...
O güne kadar hiç olmazsa bana karşı dürüst olmanla, yaşadıklarını benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum... Ama bir başkasını incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizlediğini, yalanlarla da olsa o nu koruduğunu farkedince bu avuntu da terketti beni... Yalanlarını bile kıskanır oldum.

Neden dürüst olmak için beni seçmiştin sanki... Gerçeğin acımazıs zindanlarında neden beni kilitli bırakmıştın...

Ne çok düşündüm bu soruların cevaplarını... Ne çok sorguladım kendimi , nerde hata yaptığımı, neyi eksik bıraktığımı...

Kadınca oyunlardan haberim olmadı hiçbir zaman. Seçtiğin yaşam biçiminden koparmak, seni soluksuz bırakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istediğin bu muydu? Seni yanlış mı tanımıştım?... Bana hep, ne kadar asil bir yüreğim oludğunu söyler dururdun... İsyanım, kalbimin ezilmiş parçalarının üstünü örtüp, sessizce çekip kapını çıkmak olurdu en fazla...

Yalnız kalmak istediğini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çekip giderdim... Özür diler gibi bir sesle , o nun geleceğini söylediğinde, sessizce çıkıp giderdim... Karşında ben otururken, onunla saatlerce telefonda konuştuğunda çıkıp giderdim... Hep giderdim...

Bu onurlu tavrımdı belki de ezen yüreğini... Vazgeçemediğin tek yanım buydu belki...

Sonra, sevmek yaralı kadınlığımı başka yüreklerle avutma yanılgısına kapılmak oldu... Buna hakkım olduğunu söyleyip dursan da, biliyorum aslında içten içe hiç affetmedin beni... Sen çoktan parçalanmıştın zaten... Benim de yüreğimi böldüğümü düşünmek sana bile ağır geldi... Oysa ben, seni değil, kendimi cezalandırıyordum başka bedenlerle... Ruhumu kemiren bu deli aşkı cezalandırıyordum... Bunu anlamadın mı sevgili?

Sevmek seni değil çocukluğumu, düşlerimi, kendimi aldatmak olmuştu artık... Bana bağlanan masum aşkları seninle aldatmak olmuştu... Kimseye veremedim yüreğimi. Ne zaman baksalar içime, yüreğimin kırık aynasında kendilerinin değil senin yüzünün aksini gördüler hep... Sessizce çekip gittiler. Farketmedim bile gittiklerini...

Gittin...
Seni sevmek, bensiz akıp giden hayatına bir yabancı gibi uzaktan bakmak oldu çoktandır... O çocuk ellerinin, bir başkasının saçlarında gezindiğini, aniden özlemle sarılıp bir başka yüzü öpücüklere boğduğunu, sabahları uykunda bir başka kadına "gitme" diye sayıkladığını düşünmek oldu, seni sevmek... Geceleri kokuna hasret yatağımda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın benimki olması için gözyaşları içinde Tanrı'ya yalvarmak oldu...

Seni yasak bir aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu, sevmek... Beni hayatından dışladığın için öfke nöbetlerine kapılıp, bana bile yabancı gelen, hiç tanımadığım bir sesle sana bağırmak, haykırmak, ağlamak, sonra pişmanlıkla affedip tutkuyla sana tekrar sarılmak oldu...

Yabani bir ot gibi ruhumu sarıp sarmalayan öfke ve kıskançlık duygularıyla benliğimden uzaklaşmayı kendime yakıştırmamak, kaldığım bu karanlık dehlizde, kendi kalbimde, yalnızlığımda, sensizliğimde, kendi aşkımla delirmek oldu seni sevmek...

Şimdi, bu acıya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluğa bırakıp gitmesi için birbirine yalvaran iki yüreğiz artık. "Ayazda iki yürek" gibiyiz...

Sen benim şizofren aşkımsın... Ben senin kanayan vicdanınım...
Affet beni sevgili... Verdiğim sözleri tutamadım...

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Pazartesi, Mart 19, 2007 - işte öyle 1 şey'im...!

yüreğimi askıya astığımdan beri, yani aşkı hoyratça savurmaya başladığımdan beri, gidiyorum ben...

kendimden, sizden bizden onlardan en çokta sen'den...

hangi saati geriye alsam bir sonraki doğru zamanı gösteriyor

mecburen düzeltiyorum kendimi.

 

otuza bir kala, rakı kadehinin elime daha da bir yakıştığını görüyorum,

yılları, yaşanmışlıkları bir dikişte içime sindiriyorum,

rakının özü de bu olsa gerek diye düşünerek.

 

bilinmeyen denklem değilim...

su kadar saydam, iki kere ikinin dört ettiği kadar kesinim...

ekle dedin beni hayatına ekledim

ama her an gidebilirsin

müsade senin...

 

kaçırdıklarımın yanında yakalayacaklarımın pek bir faydası olmaz bana bu saaatten sonra ama

gene de tanışalım gel,

belki kaçırdıklarımız ortaktır da ortak paydalarda yarar sağlarız birbirimize..

MEMNUN OLDUM BEN SULTAN SOFIA...!

 

sevmem kafiyesiz düz cümleleri...

yüklemin devrik olmalı biraz, basite indirgeme bu kadar kendini

devrile devrile geldiysek buraya kadar, düzelmek sence neden gerekli?

sen sana göre kur cümlelerini, merak etme anlarım seni...

 

süresi uzun kısa yaşanmışlıklarım var, yani ben yaşadım sayıyorum...

farzet hiç ölmemişim zamanında ve hakkım yenmemiş oyunlarda

seni de bu oyuna dahil ediyorum..

 

hukuk literatüründe kırmızı cüppeli bir adam evli  kılıyor ya bazılarını ama ruhları hala bekar

işte öyle görüyorum kendimi.

sadece kendiyle evli olan ve asla ruhunu kırmızı kaplı bir cüzdana teslim etmeyeek kadar cüretkar.

 

anlatsam kelimelerin eşanlamlılarını bulmaya çalışır dil bilimciler

anlatmasam sukunet kızar...

 

Yılmaz Erdoğan bulmuş benim için cuk oturan sözü ama farklı manada,

BANA BAKMAK TÜM RASTLANTILARI REDEDİP BİR MUCİZEYİ ANLAMAKTIR....!

YANİ SENİN ANLAMADIĞINI...!

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Salı, Mart 13, 2007 - nasılsın...?

Nerelerdesin, ne yaparsın, bu gece mutlu musun, karnın doydu mu? Yoksa... yoksa zengin mi oldun? Çocukların var mı, kirada mısın? İnanmam kim derse desin 'ev sahibi oldu' diye... Bir bahçen var mı, ya da en azından o özlediğin çiçeklerin açtığı bir küçük, küçücük balkonun? Hâlâ bezelyeden nefret ediyor musun ve zevkten geberiyor musun bir kızarmış mantar soslu biftek için? Eski sevgilim, hâlâ akşamüstlerini seviyor musun, ışıkları yakmadan karanlıkta bakıyor musun ufuklara, elinde bir kalem çiziktiriyor musun kğıda adını sanını bilmediğin kadınların gizemli suratlarını? Yoksa o nefret ettiğin işyerlerinden birinde mi çalışıyorsun, tuvalette patronuna gizli küfürler savurarak, sinirlenince hâlâ burnunu çekip duruyor musun? Eski sevgilim, ahh benim eski, çok eski sevgilim... Sabahları telefonda, "Uykum kaçtı, dün gece hiç uyuyamadım," diye yalan söylüyor musun çatallı sesinle arkadaşlarına, tüm TV programlarını gün ışıyana dek seyrettikten sonra? Tembelim benim, bir zamanlar benim olan tembelim. Hâlâ, okumadığın kitapları okumuş, görmediğin filmleri görmüş gibi yapıp, dergi özetlerinden düşünceler üretiyor musun, çapkın gülüşlerinle? Çapkın gülüşlerin dedim de temizlikçi kadınlardan komşu teyzelere, köşebaşı bakkallarından banka müdirelerine cömertçe sunduğun o mutluluk dolu, çapkın gülüşlerin; seni unutulmaz kılan o ışıltılı bembeyaz dişlerin ve içinde binlerce havai fişeğinin dolaştığı gözlerin, onlardan ne haber? "İki üçünü çektirdim, gözlerim de artık yakından göremiyor, gözlük aldım, bir buçuk," deme, inanmam, daha doğrusu kıyamam sana ve hayallerime, yapma tatlım... Benim eski, eski, çok eski sevgilim... Sana neler söylesem... Gün batımını seyrettiğimiz sokak ağızlarındaki kayıkhaneler yıkıldı gitti, birlikte ders çalışır gibi yapıp bakıştığımız, masa altlarında el ele tutuştuğumuz çayhaneler de... Hep yürüdüğümüz o yol var ya, şimdi kentin en işlek yollarından biri oldu, artık bizim otobüs geçmiyor oralardan. Doğrusunu istersen, ben uzun zamandır otobüse binmedim, otobüsler de o otobüsler değil, hepsi rekldonandı, bizim hiç bilmediğimiz... Güya biz hızlı yaşardık değil mi, seninle bir kez bile hamburger yemedik oysa, ne de bir başkasını şu yeni moda hızlı tıkınmalardan... Olsun... Ben seninle buluşmaya gelirken çok hızlıydım, sen de öyle... En çok ben mi seni bekledim, yoksa sen mi beni? Bana hep sanki ben okka altına gitmişim gibi geliyor, sanırım bunu annemden ve anneannemden ve belki de büyük büyük anneannemden öğrendim. Fark etmez kim kimi daha çok beklemiş, sence? Onu bunu bırak, çatlıyorum meraktan, gerçekten, ne yapıyorsun, benim gibi düşünüyor musun? Aklından geçiyor muyum, arada bir de olsa, dünyada en çok bunu merak ediyorum... Yoo, huzursuz olma, mutsuz değilim, yalnızca bilmek istedim, seni ve neler yaptığını... Eski, çok eski sevgilim, beni hatırla, uzaktan da olsa bir merhaba yolla. Bir ağacın gövdesine dokun, bir boşalmış bardağı sıkıca tut, bir filmde durduk yere gözlerin yaşarsın, hani olur ya bir de şiir duyarsan aşk için yazılmış... Beni hatırla... Sana kapı arasından bir küçük merhaba, fısıltıyla... Nasılsın?
Gecenin Yakamoz'u / Solmaz Kamuran

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Salı, Mart 13, 2007 - sevgilim yoksa sen......

Sevgilim Yoksa Sen?

Hiçbir yerinde yok asaletin ibresi
Sesinde kamaşmasında tensel bir büyünün
Atlas hani libas ve kuytu bakışlı mavi gözlerin
Sanki hepimize bütün şiirleri hala fısıldayan
Bir eski büyük şairmiş gibi
Aşk bir erken didişme bir sorgu sualmiş de
Mezbele ve yaralıymış eski yaraların yeniden kanamasından
Hiçbir yerde yok asaletin ibresi
Bir adamın yüzünde ya da yalana çok benzeyen
Bir doğru sözünde belki.....
Saçlarının çevriminde ıslak bir beyaz kadının
Yüksek rakımlı göllerin buzul saflığında
Ve kokusunda çiçeklerinin kanirej’in
Elbet şiir olacak şairin tesellisi
Ve en kötüsü bile işe yarayacak aşklaşmaların
Yazana değilse bile okuyana faydalı
"bak aynı başına gelmiş adamın benim başıma gelen"
O da üzülmüş aynı benim gibi ....
Benimki daha acıklı değil onunkinden,
Fiyakalı değil onun acısı benimkinden..
Sade güzel olan kelimeler..
Sade kelimeler...
Kelimeler....
Sen aşka aşıksın müsaitsin gördüğünü abartmaya
Biz olsa olsa bir müddet aşklaştık aşkım aşık olmadık
Bir elim sana uzanır, öteki berikinin zaten elinde
Bırak yoluma gideyim bildiğimce
Yabancısı olduğum bir şey değil yabancılar
Baktım yerlisi yabancısı aşağı yukarı hepsi benzer erkekler....
Eğer bir söz, bir ses bekliyorsan bu adamdan
İçinde hiç gönderme isteği bulunmayan bir git
Lazımsa eğer...
İşte orada duruyor...
Ağzımın bir yerinde...
Almak ister misin dilini sokup aklıma
Sana ait olan herşeyi bir nefeste
Bir göz yumma anında
Bir soğuk telefon konuşmasında
Geri alabilir misin?
Seni benden geri alabilir misin?
Kovabilir misin beni senden?
Sevgilim..
Yoksa sen,
Sevgilim olmayabilir misin?..
Yılmaz Erdoğan

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Her şey tamam diyorsun,git... Beni viran bir şehir gibi terket... Haydi git! Dışarısı ispiyon...Dışarısı ihanet... Seni bir gören olmasın,dikkat et!..

Kategoriler

Arkadaşlarım

cates
ozcanolcay
misspoem
koookle